Isparta'da 461 yıllık Tarihi Üzüm Pazarı'nın restorasyonunda sona yaklaşıldı

Gaziantep'te silahlı saldırıda hayatını kaybeden kişinin katil zanlısı yakalandı

Malatya'daki trafik kazasında hayatını kaybeden 6 kişi toprağa verildi

Akbank’tan, "1 Milyon Kitap" projesine anlamlı destek

Adıyaman'da inşaattan düşen işçi öldü

Kayseri'de "Güven Timleri" denetimlerini sürdürüyor

Gaziantep'te cami ve sosyal tesis güneşle aydınlanacak

Kayseri'de 5 milyon makaron ele geçirildi

Hatay'da evlerinde kaçak ürünler bulunduran 2 zanlı yakalandı

Epiphaneia Antik Kenti'nde "Takvimler Mozaiği" bulundu

Uluslararası Adana Lezzet Festivali hem göze hem damağa hitap edecek

Gaziantep Gençlik Spor Voleybol takımında hedef Efeler Ligi

Adana'da motosiklet çalan 2 şüpheli tutuklandı

Folkart'tan İzmir'de 600 milyon dolarlık gayrimenkul yatırımı

Mersin'de 10 DEAŞ şüphelisinin yakalanmasına yönelik operasyon başlatıldı

Tarsus İdmanyurdu-Şanlıurfaspor maçı bitiminde taraftarlar arasında kavga çıktı

Alanya Caz Günleri'nde Önder Focan ve Barbaros sahne aldı

ŞERİFE AKKEÇECİ

6.12.2012 00:00:00

Sonbahar

"Ümidim yılların seline düştü,

Saçının en titrek teline düştü,

Kuru yaprak gibi eline düştü,

İstersen rüzgara salıver gitsin"

Üstad Necip Fazıl"ın 1923 yılında kaleme aldığı Veda isimli bu şiirini hangi  duygular kelimelere döktürdü bilemem ama benim yolum ne zaman gazellerle kesişse aklıma hep bu şiir gelir.

Memleketimde Ekim ayının sonlarına doğru, kavak ağaçlarında başlar sancılı ayrılık…

Gökyüzüne uzanan eller gibi, zikre durmuş bedenler gibi; naif naif salınırken o güzelim bedenleri, öz suyun terk etmesiyle takati tükenerek son bir gayret daha tutunur yapraklar dala:

Pamuk ipliği ile bağlıymış gibi,

üflesen uçacaklarmış gibi,

gözden ferin gitmesi, kalbin tir tir titremesi gibi…lakin, nafile!

Bir vedanın solgunluğu sarar her bir zerresini.

Ne zaman tükenir takati de ayrılır can canandan?

Ne zaman vazgeçer, ne zaman el çekerde solgun bedenini bırakır sonsuzluğa bilinmez ve hangi göz görse bu hazin güzelliği havsalasından o görüntüler bir daha silinmez...

Bir sünger gibi emer beşerin çeşmi bu eşsiz güzelliği.

Sonbahar, meydan okur adeta kainat tuvalinden; hiçbir bir fırçanın hiçbir boyaya bu kadar renk tonunu bir arada kullandıramayacağını iddia edercesine…

ve beşerin önce gözleri sonra gönlü şaşar bu eşsiz güzelliğe. İç sesine kulak verir sonra, nerede hangi buruk anıyı bıraktıysa bu fonun üzerine serilir bir bir.

Misal; en çok bu mevsimde tatmıştır ebedi ayrılığın acısını,

bu mevsimde uğurlamıştır belki de sevdiklerini ebedi istirahatgahına,

bu mevsimde düşmüştür belki dönülmez yollara,

bu mevsimde tükenmiştir ümitleri, bu mevsimde akıtmıştır en çok da göz pınarlarına süzülen incileri…

Yar dediği yarası olmuştur belki,

can dediği can evinden vurmuş,

bel bağladıkları en çok da bu mevsimde sırtından vurmuştur.

Kim bilir belki en çok bu mevsimde yalnızlığa terk edilmiştir bir yaşlı yürek, ne bir çocuk ne bir torun aralamıştır kapısını…

Göçmen kuşlarla uğurlamıştır belki kim bilir içinde kalan son ümidini de bir yaralı yürek.

Gurbet en çok bu mevsimde dokunmuştur yüreğinin bam teline.

Kahve en çok bu mevsimde acı, katık en çok bu mevsimde yutkundurucu olmuştur. 

Sadık yari kara toprağın kucağında bağdaş kurmuş otururken koca çınar; mevsim hazana gelip dayandığında, bedenini çıplaklığa terk etmek pahasına, en çok da bu mevsimde gövdesinden eteklerine dökmüştür kızıla çalan hüzünlerini… 

Veee acı hüzne en çok bu mevsimde sarılmış, hazan kainatı en çok bu mevsimde kucaklamıştır… 

Bu yüzden en çok da hüznün mevsimidir sonbahar; ayrılığın, terk edilişin, varken yok oluşun lakin yoktan varoluşa atfın mevsimidir…

Tavsiye: http://www.youtube.com/watch?v=LFBpREV40so