Ben kısa dönem yani dört ay askerlik yaptım. Yaşadığımız bazı durumlardan dolayı uzun dönem, asteğmen olarak askerlik yapmadığıma üzüldüğüm çok zamanlar olmuştur. Yapmak istediklerinizi yetkili olduğunuz anda yapabilirsiniz, yoksa yapılanları yaşamak zorunda kalırsınız. Bazen de bir yanlışlığı yetkiniz olmadığı için düzeltemezsiniz. Yetki işte bir de bunun için gereklidir!
Belediye Başkan Yardımcısı olarak ilk göreve başladığım
sıralarda, gününde ödenmeyen borçlara aylık gecikme zammı uygulanıyordu. Yani
bir gün geç ödeme yapılsa bile bir aylık gecikme zammı alınıyordu. Bunun
günlüğe çevrilmesini yani kaç gün geç yatırılmışsa o gün kadar gecikme zammı
tahsil edilmesini sağladım. Buna benzer bir durumda parkomat ücretlerinin
saatlikten ziyade yarım saatlik uygulamayla yürütülmesini, ihale sözleşmesinin
yarım saatlik sisteme göre yapılmasını önerdim fakat kabul ettiremedim. Her yanlış
bir haksızlıktır, her haksızlık da zulümdür. Azıcık da olsa hiçbir hakkı küçük
görmeye, haksızlığın zerresini bile mazur görmeye kimsen hakkı da yetkisi de
yoktur.
Uygun görmediğim her şeyin, kentimiz ve halkımız adına
karşısında durdum. Benim meclis üyesi olmadığım dönemde ve beraber bulunduğumuz
bir önceki dönemde meclis üyesi olan bir arkadaşım, karşılaştığımız bir günde,
bu duruma işaret edercesine;"Sizin mecliste bulunduğunuz zamanda hangi şeyin
yanlış, hangisinin doğru olduğunu, durumdan bizim haberimiz yoksa bile sizin
değerlendirmelerinizden anlıyorduk. Şimdi gündeme gelen konulara, gerektiğinde
yorum yapan yok. Ne gelirse, otomatikman;"Kabul edenler, kabul etmeyenler, oy
birliği ile kabul edilmiştir" çabukluğu ile onaylanıyor." demişti.
Kısacası, bir yerde yetkili olmanın sorumlulukları ve
zorlukları vardır. Önemli olan doğru işleri doğru zamanda yapmaktır.
Uzun yıllar su sorunu yaşayan Gaziantep, Kartalkaya
Barajı"ndan su almaya başladıktan sonra Pazarcık ilçesi ile doğal olarak bir
yakınlaşma yaşamıştır. Söylendiğine göre; sorunlarına çözüm arayan Pazarcık"ın,
başta asfaltlama olmak üzere bir kısım sorunlarını çözerek, ilçenin kısmî
yardımına el atan Celal Doğan, bir taraftan Pazarcık halkının gönlünü almış,
diğer taraftan da harcadığının karşılığını kendi halkına çok fazlasıyla
kazandırmıştır. Gaziantep"e gidişin ücretsiz olduğu servislerle hizmet
görünümlü ticarî bir proje hayata geçirilerek, Pazarcık halkının yönü
Gaziantep"e döndürülmüştür. Mesafe olarak kendisine en yakın iki ilçesinden
biri olan Pazarcık ile belki o zamanki siyasî farklılıktan dolayı dirsek
temasında bulunamayan merkez, hâliyle ticarî bağının büyük kısmını böylece
koparmış, tamamen olmasa da büyük ölçüde Pazar payını Gaziantep"e kaptırmıştır.
Komşumuz bunu yaparken biz ne yapmışız peki?
Yanılmıyorsam 2000 yılı içerisinde köy arabalarını ya da
garajlarını hâl binası yakınına taşıyan merkez, köyleri ile bir bakıma
bağlarını büyük ölçüde koparmıştır. Bu uygulamadan dolayı zamanın belediye
yönetimi çok tepki almış dolayısıyla ne yapacağını şaşırmıştı.
Köy garajı ile ilgili daha makul bir çözüm bulunamaz mıydı?
Hâlâ bir şeye benzemeyen köy garajı, daha sonraları görev yaptığımız zamanda
epeyce bizim başımızı ağrıtmıştı. Hâlbuki ticaretin ve sosyal hayatın bir öğesi
olan köylü, ürettiklerini rahatlıkla kentte pazarlayabilmeli, aynı rahatlıkta
alışverişini yapıp gönül huzuruyla evine dönebilmelidir. Böyle olduğu zaman hem
köyden kente plansız göç kısmen durdurulmuş olacak hem de araziler bakımlı
olacak ve ekonomiye katkı sağlanacaktır.
Biz bunları yaparken
Gaziantep yanında diğer illerin tüccarları ceviz, peynir, bal, çilek, kiraz,
şıra gibi kentimizin ün yapmış önemli ürünlerini Kahramanmaraş köylüsünün
ayağına giderek satın almaktadırlar. Yasal zorunluluk olduğu halde hâlâ bir
"Köylü Pazarı" kuramayan merkez, köylüsü ile yeni yasaya göre mahallelisi ile
bağlarını büyük ölçüde kendi elleri ile kesmiş olmaktadır.
Yol sorunları yüzünden, il merkezinin, Pazarcık ve Türkoğlu
ilçelerinden başka diğer ilçeleri ile resmî işlemler dışında nerde ki
bağlantısı bulunmamaktadır. Pazarcık"ın Gaziantep"e nasıl kaydığını anlattım,
geriye merkezle bağlantısı olan bir Türkoğlu ilçesi kalmıştır. Merkez belediye
yönetimi, Gaziantep belediye yönetiminin Pazarcık"a yaptığının bir benzerini
Türkoğlu için maalesef yapamamıştır.
Dışarıda böyle de içeride durum farklı mıdır?
Tarihin, hafızalarda sürekli yaşatılmasını çok önemsediğimi
hemen belirtmek isterim. Ancak son zamanlarda tarihi yeniden canlandırma adına
harcanan para ve emeğin haddi hesabının olmadığı halde bir türlü
aktifleştirilip sosyal hayata kazandırılamadığını da göz ardı edemeyiz.
Baştan korunamayan tarihî eserleri onarmaya çalışmak nasıl
olsa puan kazandırmaktadır.
Şahsen ben, yapılan işlerin sağlam ve temiz bir şekilde
yapılmasından yanayım. Üstelik bizim inancımız da bu gerektirmektedir.
Anlatıldığına göre;
Belediye Çarşısının üstü diğer Kapalıçarşı gibi taş kaplama imiş. Geçmişte,
çarşıda bir olumsuzluk yaşanmış. Zamanın belediye başkanı her ne sebepten ise
olumsuzluğu tamir ettirmek yerine çarşının üstünün açılmasını tercih etmiş.
Soğuktan ve sıcaktan muzdarip olan esnafların istekleri de
dikkate alınarak yakın tarihte çarşının üzeri kapatıldı. Ancak bu sefer de
esnafın başka şikâyetleri başladı. Yağmur yağdığında duvarlardan inen su
dükkânlara zarar veriyordu, esnaf gerçekten sıkıntı yaşıyordu.Kimi yerlere
brandalar,kimi yerlere de naylon koruyucular çekilmişti.Çarşıda tam bir görüntü
kirliliği hakimdi. İşyeri sahiplerine bir iyilik daha yapmak istenmiş
olduğundan mı başka nedenlerden mi, iş başında olan yönetim önceki malzemeleri
tamamen kaldırtarak çarşıyı bugünkü hâle getirdi. Her iki yapılandırmanın da
tarihi ne kadar koruduğu tartışmalıdır. Ama esnaf ve çarşıdan geçen halk bu
çalışma ile soğuktan ve sıcaktan korunmuş oldu! Korunmuş oldu olmasına da
birkaç gün önce yağan yağmurun sele dönüşmesinden çarşı esnafının malları büyük
zarar gördü. Neden acaba?
Örnek vermek istemiyorum ama Gaziantep ve Kayseri bu ve
benzeri işleri halledeli yıllar oldu. Antep ve Kayseri, yoksa bu işleri kendi
bütçelerinden mi yaptırdılar, ya da biz mi yol ve yöntem bilmiyoruz? Nihayet
Vakıflar Genel Müdürlüğü emin ellerde olunca yolları Kahramanmaraş"a da uğradı
da tarihî eser niteliğindeki camilerimiz hiç değilse kendi asıl hüviyeti ile
gün yüzüne çıkmaya başladı.
Yakın zamana kadar her önüne gelen kendi tercih ve zevkine
göre tarihî eser niteliğine sahip camilerde akla hayale gelmeyecek tadilatlar
yaptı,o güzelim kesme taşların üstüne sıva çektirildi, boyama yaptırıldı, dekor
yaptırıldı, nerede ki tarih diye bir şey kalmamıştı.
Tarihî eserler korunmak isteniyorsa, korumaya alınan özel
binalar, kamulaştırılarak vatandaş mülkiyetinde bırakılmamalıdır. Vakıfların ya
da bir başka kuruluşun uhdesinde olan eserler üzerinde ise vatandaşa herhangi
bir müdahale fırsatı verilmemelidir.
Korumaya alınan tarihî özel mülklerin vatandaş mülkiyetinde
kalması demek, elden çıkması, bir gün başına bir iş gelmesi demektir. Korumaya
alınmak suretiyle mülk sahibinin kendi mülkünde tasarruf yetkisinden mahrum
edilmesi sıkıntıya sebep olduğu gibi mülkünün elinden ucuza alınarak onların
mağdur edilmesi de doğru değildir. Zaten tarihî eser olarak vatandaşın elinde
az sayıda konaklar ve eski mahallelerdeki bazı evler kalmıştır. Bunları
korumaya almanın yanında buraları, mülk sahiplerini mağdur etmeden kamuya
kazandırmak gerekir. Kentimizin cazibesini artırmak bakımından bunlar oldukça
önemlidir.
Anlatıldığına göre yoldan Ulu Cami"ye birkaç basamak
merdivenle çıkılırken, bugün birkaç basamak merdivenle inilmeye başlanmıştır.
Peki, neden caminin genel hatları korunup da yol ona göre tanzim edilmemiştir,
yetkililer bunu akıl edememişler midir? Kentin en orijinal tarihî eserlerinden
olan Ulu cami gövdesinin 1 metreye yakın kısmı hâlâ toprağa gömülüdür.
Arasa (Cığcığı)Camii"nin dıştan görüntüsü ise bu kentin
tarihine karşı işlediği ayıbı olmaktan öte utancıdır. Böyle bir tarihî eser
nasıl olur da kıymet bilmeyen kişilerin ellerine teslim edilebilir ya da
insafına terk edilebilir? O cami neden yıkılmıştır, yıkımına kim izin vermiştir
ya da göz yummuştur? Bilen varsa ben bilmiyorum gerekçesini.
Caminin yaptırma derneğinde görev yapmış, şimdi hayatta
olmayan bir kişiden dinlemiştim. Bu zat; caminin girişindeki, şu anda koruma
altında olan ve restore edilen duvarını, gece halatlarla traktöre bağlayıp
nasıl çektirdiklerini fakat duvarı yıkamadıklarını anlatmıştı. Bu uğraştan söz
ederken, yaptıklarını övgüyle, duvarı yıkamadıklarını da üzülerek anlatmıştı.
Tarih bilinci olmayan, geçmişine vefa gösteremeyenlerin bu yaptıklarından,
kimsenin ya da yetkililerin haberleri olmamış gibi davranılması anlaşılacak bir
durum değildir. Bu iş üstelik şehrin en merkezinde yapılmıştır, ara sokaklarda
değil!
Caminin giriş tarafındaki hâlihazır korumaya alınan duvarı,
halat bağlanıp traktörlerle çektirilmek suretiyle yıkılamıyor da diğer
duvarları nasıl yıkıldı acaba, doğrusu merak ediyorum!
Halk bunu yaparken halkı yönetenlerin yaptıkları ise bundan
daha vahim bir davranıştır. Olmaz ama halk bir şekilde mazur görülebilir
diyelim, ya onların yaptıklarına göz yumanlar için ne denilecektir!
Yol yapılacak diye minarenin nerede ki yarısının toprağa
gömülmüş olması, suçumuzu sürekli yüzümüze vurmaktadır. Bütün olumsuzluklara
rağmen yaşamak için bir kuyunun içerisinden başını yükseltircesine yolun
içerisinde kalabilen ya da unutulan minare, bir devrin sanatını yaşatmaya
çalışmaktadır.
Ulu Cami istikametinden Arasa Camii istikametine inen yol,
minareyi yutacak şekilde neden şişirilmiştir? Üstelik bu yol daha yeni
yapılmıştır.Bu şişkinlik, kod düzensizliği, dalgalı ve engebeli görüntüsü ile
hâlâ bazı insanların gözüne batmaktadır. Madem kenti yönetme yetkisini
ellerinde bulunduranlar yönetici idilerdi de bu abesliği nasıl yaptılar o
zaman? O yolun şişirilmesi nasıl bir mühendislik buluşudur ki yapanlar yapmış,
yöneticiler tarafından da kabullenilmiştir! Neyse bir gün biri de tarihî eser
ortaya çıksın diye bir çalışma yapar, hem gelene iş olur, hem ticaret ilerler,
hem de tarih yeniden canlanmış olur! Nasıl olsa para çok, yönetenlere de iş
gerek!
Acı gerçekleri ile işgalcilerin gelişini ve gidişini sürekli
hatırda tutulmasını sağlayacak olan ve çok önemli tarihî bir olayın şahitliğini
kimliğine işlemiş bulunan Uzunoluk Hamamı, bir tatil gününde yıkılıvermişti. Bu
tür işleri tatil günlerinde yapmak hem moda idi, hem de yetkiyi ellerinde
tutanların vatandaşa sunduğu çözüm yolu niteliğinde ikramları idi!
Devlette devamlılık esastır ilkesini hâlâ farklı anlayanlar,
ya da anlamayanlar bugün olduğu gibi dün de vardı. Devlet işlerinin takibi ve
devlet sisteminde işlerin yürütülmesi elbette ki devamlılık esası anlayışında
olmalıdır. Bu bağlamda işlerin ve işlemlerin yapılmasında ve yürütülmesinde
tatil mefhumu olmamalıdır. Ama bunlar sürekli olmuş, bazıları da bunları fırsat
bilmiştir.
Hamam yıkıldıktan sonra yeri korumaya alındı. Orada bir
şeyler yapıldı ancak korunamadı. Orası biracıların, bali çekenlerin mekânı
oldu. Kafayı bulanların bir kısmı orada sabahladı. İş çığırından çıkmıştı.
Sabah olduğunda temizlik yapan görevliler el arabaları dolusunca içki şişeleri
topluyorlardı, birileri pisliyor, belediye temizliyordu. Fransız askerlerinin
sarhoşken çıkardıkları olay ve yeri, tarihe geçti. Milli Mücadele"nin ilk
kurşunu orada atıldı. Sonra bizim yerliler orada sarhoş oldu!
Çevrenin baskısı ya da teklifleri ile belediye yönetimi
hamamın yeniden inşasına karar verdi. Rölövesi bulundu ya da çıkarıldı, iş
ihale edildi. Kısa zamanda yapımı tamamlandıktan sonra Belediye Başkanı
bana;"Burayı müze yapsak nasıl olur, müze mi yapalım, hamam olarak kalsın
mı?"diye sordu. Ben de cevaben;"Hamam müze olmaz, Müze yapacaksanız binayı
müze binası" olarak yapmalısınız, hamam hamamdır." diye görüşümü söyledim.
Yine söylüyorum; hamamdan müze olmaz, hamam hamamdır! Hamam, tarihî eser olarak
ziyaretçilere açık tutulur, hamamdır diye illaki içinde banyo yapılıyor olması
gerekmez. Bu benim görüşüm. Ben, Başkan Bey"e; "Burayı hamam olarak işletmeye
aç." demedim. Müze olmasını o günde uygun görmedim bugün de uygun bulmuyorum.
Bu benim görüşüm.
Bu söz üzerinden çok spekülatif laflar üretildi o günlerde.
Bunlar ucuz işlerdir bana göre. Önemli yatırımlar yapmayanlar basit işlerle
günü kurtarmaya çalışırlar. Yine bu konu üzerinden daha sonra, burada
anlatmayacağım bir kısım olumsuzluklar yaşandı. Hamam olarak işletilmek üzere
ihaleye çıkıldı. Ondan sonra da olan oldu. Gelişen olumsuzlukla hiçbir alâkam
olmadığı halde işin asıl aktörleri olan iki taraf da işin içerisinden sıyrılıp
aralarında yaşanan sorunu benim üzerimden çözmeye çalıştılar. Ben, Allah"ın her
şeyi bildiğine inanıyorum, başkanın da inandığını kabul ediyorum. O yüzden daha
fazla bir şey anlatmıyorum. Ama lüzum
olursa anlatırım, anlatırsam da her iki tarafın aktörleri ile beraber
birçokları işin altında kalırlar!
Bir programda yanıma gelen bir kişi önce hâl hatır sordu,
ben kendisini tanımıyordum, o kendisini tanıttı, sonra da, yeniden inşa edilen
hamama kendisinin adının verilmesini teklif etti. Hamamı yıkan kendisi, adının
verilmesini isteyen de kendisi idi.
Bir de bu alanda Uzunoluk Çeşmesi var. Bu çeşmenin kendisi
tarihî olmasa da yeri tarihîlik sıfatı kazanmıştır. Çocukluğumuz döneminde o
çeşme tulumbalı idi. Çeşmenin üzeride yanılmıyorsam; o günü simgeleyen resmin
bulunduğu bir basit tablonun üst kısmında"İlk Kurşunun Atıldığı Yer" yazılıydı.
Her Kurtuluş Bayramı arifesinde o tabloya bakım yapılır, etrafını çevreleyen
ampullerin yanmayanları değiştirilirdi. Sonra orası eski şekline benzer olarak
bugünkü hâle getirildi!
Belediyede görev yaptığım zamanda çeşmenin olduğu küçücük
meydana, olayın anlatıldığı bir kitabe yazılmasını Belediye Başkanına
önermiştim. Çok da sıcak karşılamıştı. Hatta bir çalışma yapmam için bana bir
adres de göstermişti ama sonradan ne olduysa bir türlü bu teklifimizi
gerçekleştirilme imkân ve fırsatı verilmedi.
Gerçekleşmeyen önerilerim sadece bununla da sınır değildir elbette.