Bazen insan başını alıp gitmek istiyor çok uzaklara. Ardına bile bakmadan
gitmek. İskender`in heyecanıyla çıkmak gerekiyor yola. Aristo gibi kılıkırk
yararak değil. Bir ulak hızında gözden kaybolmak gerekiyor sarp geçitlerde.
Yeni dağlar, yeni göller, çağlayan şelaler görmek gerek. Bir yamaca omzunu
yaslayıp patikada zıplayan oğlakları seyretmek ne güzel olurdu. Denize
daldırdığın ayaklarının serinliği ile başının üstündeki yayla yelinin
serinliğini aynı anda hissedeceğin bir yere varıp konaklamak ne güzel olurdu.
Geride, ne bıraktığımın hiç bir önemi yok. Telaş yok, kaygı yok, kavga yok,
sahtelik yok. Cengiz Ayıtmatov`un bozkırında, bir mezrada var olmak da vardı
kısmetimizde. Dostoyevski`nin Yer Altından Notlar`ındaki, dar sokağın
köşesindeki metruk binanın taban katındaki hizbe odada da olabilirdik ya. Neyse
neyse...
Sessiz sedasız bir yolculuk olmalı. Ağlayanın olmadığı gibi alkışlayanın da
olmamalı. Bir yudum suya, bir kuru ekmeğe kocaman bir Eyvallah demeli ve yola
devam etmeli insan. Okumalı, yürekte yaşanmış hikayeleri okumalı. Hep iyi
kahramanlar kazanmalı mcadeleyi. Şiir okumalı, türkü söylemeli ve çocuklar
ölmemeli anlatılan hayatlarda. Manası aşk olan başka sözler bulmalı. Tınısı
mest etmeli müziğin ve kararmış kalpleri aydınlatmasını izlemeliyiz ilahi
akislerin. Misafirliği bitmeden bu handa, hanın her odasında dolaşmalı insan.
Kelebek gibi çiçekten çiçeğe konmalı. Sevmeli, tüm çıplaklığıyla güzel olan
herşeyi. Doya doya gülmeli, doya doya ağlamalı ancak asla kin tutmamalı.
Kahretmemeli, küsmemeli ve hanın tüm odalarında dolaşamasada yolcu olduğunu
unutmamalı asla. "Bir cihana iki hükümdar fazla" deyip cenk
edenlerden geriye kalan kalmadıysa eğer bundan ders almalı insan. Ders
almalıyım ben, sen ve o!
Aklım başka düşünüyor, yüreğim başka hissediyor lakin dilim bambaşka söylüyor.
Ey okuyucu; sende de böyle olmuyor mu? Tercih ettiğin birşey var mı? Mesela
başını alıp gidebiliyor musun çok uzaklara? Tercih edebildin mi dilini, rengini
ve dahi cinsiyetini? Mesela doğduğun ocağı bilerek mi geldin? Şehrinin adını
sen mi seçtin? Bir önemi var mı? Hani şöyle olsaydı; doğduğun şehir alfabede
yine "M" harfiyle başlasaydı. Maraş, Madrid, Meksico City, Mekke,
Moskova... Ne olurdu acaba? Ya ismin Ahmet, Ayşe değilde Maria, Jack, John ne
bileyim işte farklı olsaydı ne olurdu? Bu satırları okurken ne saçmalıyor bu
adam diyebilirsiniz. Haklı da olabilirsiniz. Lakin yardımınıza ihtiyacım var.
İlahi bir emirle belirlenen bir kaderimiz var. Tercihini yapmadığımız birçok
şeyin mutlaka bir hikmeti olmalı. Bu hikmetten haberi olan, anlayan ve kavrayan
varsa bizi aydınlatsın. Feryadıma cevap versin. Binlerce yıldır gelip gidenler
gibi elbette bende geldim ve gideceğim. Lakin bir seyirci gibi gelip gitmek
istemiyorum.Sorulduğunda anlatmak için, nasip olurda güzel mekana (cennete)
varırsam arkamda bıraktığım anılarım olsun istiyorum. Anlamadan anı
bırakılacağını da sanmıyorum. Bu yüzden anlamak istiyorum. Hani ilk cümlede
söylemiştim ya çekip gitmek istiyorum ta uzaklara ve anılar devşirmek
istiyorum. Kitaplarda anlatılan güzel hikayeler gibi anılar istiyorum. Belki o
zaman anlamlı olur bu kısa yolculuk. Belki o zaman mutlu olurum mezar
kapısından geçerken. Tersi düşünüyorum mazallah felaketim olur. Truman Şov`daki
gibi herşey yapmacık, herşey bu dünyalık kalır hüsrana uğrarım. Küskünlükleri,
nefretleri, savaşları, menfaatleri için vahşileşenleri seyretmekle geçirirmek
istemiyorum kısacık zamanımı. Dedim ya o vakit heybem boş giderim. Bir seyirci
gibi, kısa film gibi akan hayatımı seyrederim ve biter!
Ne istiyorum biliyor musunuz? Öğrenmek istiyorum. Neden ben? Neden bu şehir?
Neden bu ülke? Neden bu dünya? Bunun bir hikmeti olmalı, bu hikmeti öğrenmek!