1960 lı yıllarda Kahramanmaraş bir kasaba gibi Herkes birbirini tanır. Ağırlıklı olarak çiftçi ailelerin yanında, küçük esnaf ağırlıklı bir yapı var. İnsanlar kendi yağıyla kavrulan bir sosyoekonomik yapıya sahip. Bu yüzden de çocuklarının eğitim ve öğretimine fazla konsantre olamamışlardır. Çocuklar zeki, çalışkan, içinde bulundukları durumu idrak edenlerdense bir çıkış yolu bulur. Doğal olarak bu da oranı etkiler ve düşük düzeyde tutar. Kent merkezinde iki orta dereceli öğretim kurumu var. Bunlardan bir tanesi Maraş Lisesi, diğeri de Endüstri Meslek Lisesi (Sanat Okulu) Kazalarımızın hiç birinde orta öğrenim okulu yok. Taş çatlasa Maraş Lisesi"nin mevcudu 450 civarında. Taşrada bir lise olmasına karşın öğretmen kadrosu tam Sanat okulu da aynı konumda. Kısa yoldan hayata atılmak isteyen ailelerin çocukları da bu okulda.
Tam öğretmen kadrosuna sahip liseyi bitirince nasıl olacak? İşte o zaman sorun başlıyor. Toplam tüm ülkede beş üniversite var. Maraşlıların genelde tercihleri İstanbul ve Ankara"daki üniversitelere yönelik. Üniversiteyi kazandık diyelim. İyi güzel de nerde kalınacak, nerde barınılacak, ne yiyip içilecek Aşılması çok zor bir engel. Bunun için ağabey mesabesinde İstanbul"da Hasan Belli ve Ahmet Hurşitoğlu ağabeyler var. Bir şekilde ne yapıp edilip unlara ulaşılır. Onlar bu dar boğazdan geçen öğrencileri arkadaş evlerine, vakıf yurtlarına yerleştirirler. Başlarını sokacak bir çatıya kavuşurlar. Aradan geçen zaman içinde bu toy Kahramanmaraşlı öğrenciler kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenirler. Hasan ağabeyin Aksaray"daki öğrenci evi de korunak eviydi. Yeni üniversitelilerden bazıları da burada bir mola verir, yenilenin içilenin esamisi okunmazdı. Hiçbir şey baş kakıncı olmazdı. Bu meyanda çok kuvvetli arkadaşlık hukukları doğardı. Bu ortamdan yararlananlardan biri de benim. İkinci bir yüksek okulu bitirmek amacıyla, kazandığım İstanbul Hukuk Fakültesi"ne 1969 da kaydımı yaptırdım. O dönem devre arkadaşlarım; rahmetli Metin Şirikçi, Osman Dedeoğlu, Arif Gümüşoluk idi. İstanbul Hukuk Fakültesi devam mecburiyeti olan bir fakülteydi. Bu arkadaşlarım öğrenci karnemi imzalatırlar, ders notlarımı gönderirlerdi. Ben de sınavlar döneminde İstanbul"a giderdim.Hasan Belli ve Hüseyin Belli"nin Aksaray"daki evlerinde yakın arkadaşım Orman Fakültesi öğrencisi Ahmet Tepebaşı kalırdı. Bellilerle benim hususiyetim yoktu. Ortam ve diyalog kalmamın sakıncası olmadığı izlenimini uyandırdı. Sınavlar döneminde hep o evde barındım. En ufak bir serzenişle karşılaşmadım. Bir defasında anayasa çalışıyorum. Hasan ağabey ne çalıştığımı sordu. Ben de ona anayasa çalıştığımı söyledim. Kendisi yedinci hakkında, Mehmet Sarıfakıoğlu"nun da on ikinci hakkında anayasadan geçtiklerini söyledi. Ben ısrarla ilk hakkımda geçeceğimi iddia ettim. Bunun mümkün olmadığını söylüyordu. Sonunda Sarıyer"de bir balık ziyafetine bahse girdik.
Sınavlar devam ediyor, aradan epey bir zaman geçti. Bir akşam herkesin evde olduğu bir saatte Hasan ağabey hepimize; "Kalkın Sarıyer"e balık yemeye gidiyoruz."" dedi. Bende jeton düştü, herhalde anayasadan kalmışım diye içimden geçirdim. Sınav sonuçları asılmış, benden önce Hasan ağabey öğrenmiş, anayasadan iyi almışım. Hasan ağabey bana, "Seni tebrik ederim, anayasadan iyi almışsın."" müjdesini verdi.
Hasan ağabeyi kaybettik, Allah rahmet eylesin. Onunla ilgili DYP"de siyaset yaparken de anılarım var. Tamamını anlatmak kabil değil. Ancak bir insan yedisinde neyse ,yetmişinde de odur. Hasan ağabey siyasette de sıyanet edici, koruyucu, kollayıcı ağabey olma rolünü en güzel bir biçimde deruhte etti. Ne diyelim ölüm karşısında susmaktan öte elimizden bir şey gelmez. " Baki olan bu kubbede hoş bir seda imiş.""