Tarih 1920"nin şubat ayı başları, Kahramanmaraş"ta çetin sokak muharebeleri sürüyor. O hengamenin içinde babam ve dayım dünyaya geliyor. Kahramanmaraşlı düşmana zarar vermek amacıyla ; yanı başlarındaki Fransızların ve Ermenilerin karargah gibi kullandıkları, çevreye makinalı tüfek le kan kusturdukları kiliseyi yakmak için kendi elleriyle evlerini ateşe veriyor. Maraş bir meşale gibi cayır, cayır yanıyor. Namus ve iffet timsali kadınlarımız kundaktaki bebelerini bağırlarına basarak yakın köylere ulaşmak için yollara revan oluyorlar. Kara kış, yağan kar göbek hizasında Bata çıka bu köylere ulaşılıyor. Rahmetli ninem, yeni doğum yapmış, loğusa , bitmiş tükenmiş halde Ayaklıcaoluk köyüne ulaşıyor. Kardeşi onun bitmiş tükenmiş haline acıyarak kundakta sızlayan dayımı göstererek; "Ne bu senin halin ! Şunu bir çalının dibine atamadın mı? " Kundağı bağrına basan ninem ; inlemeli ; "Ben ölmeden yavruma nasıl kıyarım."" diye göz yaşları döküyor.
Bu tarihi anekdottan yola çıkarak: kırmızı trafik ışıklarında, cami önlerinde, kundaklarındaki bebeleriyle dilenen Suriyeli kadınların çizdiği tabloyu, çöp konteynırlarının başında çöp karıştıranların çizdiği tabloyu içime sindiremiyorum. Bu duygu sömürüsü yapan istismarcı gurup, Türk Milleti"nin şefkat, merhamet konusundaki hassasiyetini keşfetmişler. Duygu sömürüsü yapıp vicdanlarımızı rencide edecek tablolar çiziyorlar. Anne kucağındaki bu çocuklar bayılmış gibi uyuyorlar. İnsanda ister istemez bu hareketsiz çocuklara ilaç mı veriliyor, şüphesi uyanıyor? Bir defasında, TrabzonCaddesi"nde , bu Suriyeli iki kadının ,sanki nöbetle görev devri yapıyorlarmış gibi kundaktaki bebeği münavebeyle diğerinden aldığına tanık oldum. Yine bir keresinde, fırın önünde dilenen bir kadının kundağından gelen bebek ağlama sesinin, kayıtlı bir ses olduğu sanrısı bende uyandı.Bir Müslüman olarak dindaşlarımızın bu durumundan kamu oyu çok rahatsız Şimdilerde empati diye bir terane tutturduk. Allah korusun, insan, kendi kızını, torununu böyle bir konumda tahayyül bile edemiyor. İnsan bu konumlara düşünceye kadar ,emr-i Hak vaki olup, ölse Cenab-ı Allah"ın en büyük mükafatına nail olmuş olur.
Her vaizde, her Cuma hutbesinde, onları Muhacir kendimizi de Ensar addeden nasihatler dinliyoruz. Biz o insanların ayağının tozu dahi olamayız. Bu şehirde onlarca vakıf, hayır kurumları var. Onlar ne iş görüyorlar? Resmi kurumların organizasyonlarıyla Suriye"ye gönderilen yardım tırlarının yanında yanı başımızda cereyan eden bu trajik tabloya neden çözüm üretmezler? Komiteler kurarak bu trafik lambalarındaki, cami önlerindeki bu çirkin tabloya son vermezler. Müşfik, sevecen davranarak bu bayanlar tespit edilmeli, kaldıkları konutlara gidilmeli, zati ihtiyaçları giderilerek soruna çözüm üretilmeli. Ben de dahil herkes bunun edebiyatını yapmakla meşgulüz. Bu kış günlerinde, kolluk kuvvetlerinden, müftülükten, muhtarlıklardan yardım alınıp organize olarak sorunu çözmek yiğitlik ister.
Ben yazdım, bakalım kimler bu konuda duyarlık gösterip de organize olacak.